1.11.2019 / Kültür / Sanat / Deneme

1937 yılında yayınlanan bu kitap, dönemin toplumu için yoksul ve çalışan kesimin sorunlarını edebiyata taşıyan öncü eserlerdendir.

1909 İstanbul doğumlu ve gazetecilik kökenli Reşat Enis, röportajlarla başlayan yazım hayatını romanlarla devam ettirmiştir. Genel itibariyle İstanbul’un kenar mahallelerini ve bu semtlerin düşkünlerini konu alan yazar, özellikle Afrodit Buhurdanında Bir Kadın romanı için, Nazım Hikmet’in “Türk edebiyatının temel taşı”, Suat Derviş’in “Türk dilinde yazılmış olan romanların en güzellerinden biri” övgüsüne mazhar olmuştur.

afrodit buhurdanında bir kadın reşit enis konusu

İşçilerin yaşayışlarının, patronla ilişkilerinin, çalışan ve yoksul kadının çifte sömürülüşünün ustalıkla ve tüm gerçekliği ile sergilendiği kitapta, olaylar, yetim ve öksüz olduğu için akraba yanında büyüyen Yıldız’ın etrafında döner.

Yaşadığı onur kırıcı şeyler nedeniyle evden kaçan, sonrasında daktiloluk ve fabrika işçiliği yapan Yıldız, düşük ücret ve ağır çalışma koşullarının yanında, tüm kadınlara yapılan istismar teşebbüslerine bizzat şahit olur. Yaşlı bir fabrika işçisiyle evlenerek, “azıcık aşım, ağrısız başım” mantalitesinde mutlu bir şekilde yaşamak istese de, kısa süre sonra olaylar hiç de beklemediği noktalara gelir.

Fabrikadaki bir kaza sonrası geçici olarak kör olan kocası çalışamaz hale gelir ve evin geçimi o sırada çocuğuna hamile olan Yıldız’a kalır. Zaten kendilerini zor yetindirdikleri hayatlarına bir de çocuk eklenince, Yıldız özellikle yardım talep etmek için etraflarındaki tanıdık patron, usta başı ve kodamanların kapısını çalmak zorunda kalır. Fakat nereye giderse gitsin çirkin tekliflerle karşılaşır ve fuhşa zorlanır.

Aslında Yıldız karakteri, tüm gerçekliği ile dönemin emekçilerinin ve yoksulların hayatının bir temsilidir. Eserde, ücretlerinin düşük olması yetmezmiş gibi, mevcut ödemelerini marka ve kumaş olarak alan ve markaları da çalıştıkları fabrikaların kantininde kullanabilen, ağır koşullardan dolayı sürekli rahatsızlanan ve hastaneye gitmek bir yana ilaç dahi alamayan ve genellikle maden ocaklarında ölümle burun buruna çalışan erkeklerle evli olan genç kızların korkunç sefaleti gözler önüne serilir.

Ben Evrensel Basım Yayın’dan okudum. 232 sayfalık bir eser. Dönemin koşullarını tam olarak bilmediğim için günümüz değerlendirmesiyle fazlasıyla distopik bir Türkiye imajı gördüm kitapta. Ama okurken tüylerim diken diken oldu, fazlasıyla iç geçirdim. Okumanızı tavsiye ederim. Satın almak için tıklayabilirsiniz.

Kitapta Beğendiğim Kısımlar

Öyle bir diyar ki, burada toprağın üstü yoktur. Yedi kat gök ve yerin dibi vardır. İnsanları ya körü körüne şişirip, pohpohlıyarak yedi kat göğe yükseltmiş, yahut da yerin dibine geçirmişizdir. (sf.52)

afrodit buhurdanında bir kadın konusu

İçlerinde öyleleri vardı ki, toprağın yedi sekiz yüz metre derinliğinde gözlerini hayata açmışlardı. Gün ışığını, güneşi bilmiyorlardı. Göklerin güzelliğini, milyarlarca yıldızın kıpraştığı kainatı, engin denizleri, tabiatın renklerini şimdi, dünyayı görmek bahtsızlığına uğrayan cedlerinden –anadan doğma körler gibi- işitiyor ve öğreniyordular. Ve muhakkak ki, onlar, kafalarında boş birer yem torbası, kötü kötü düşünen cedlerinden daha mesutturlar.. Yeni bir insan nev'i yetiştirmek lazımdı. Kara elmasa kazma sallayacak insan, maden kuyusunda doğmalı. O, gözlerini karanlığa açmalı. Ona, göklerin güzelliğini, engin denizlerin maviliğini, tabiatın renklerini, gün ışığını ve güneşi göstermemeli. Ömrünü solucanlar gibi maden kuyularına vakfediş, bu yeni nevi insan için elbet daha az ıstıraplı olacaktır. (sf.208-209)

İpe çekilen bir idam mahkumu, sehpada son dakikasını yaşarken, hayatını başından nihayetine kadar en ince teferrüatile nasıl hatırlarsa.. Öyle. (sf.225) (Bkz. Bir İdam Mahkumunun Son Günü)